Atatürk Bulvarı İstanbul’un Büyük Yolu
Atatürk Bulvarı, İstanbul’un en geniş ve önemli yollarından biridir. Cumhuriyet döneminde, Dr. Lütfi Kırdar’ın İstanbul Valiliği ve Belediye Başkanlığı sırasında […]
Atatürk Bulvarı, İstanbul’un en geniş ve önemli yollarından biridir. Cumhuriyet döneminde, Dr. Lütfi Kırdar’ın İstanbul Valiliği ve Belediye Başkanlığı sırasında […]
Hastalığın ağırlaştığı bu günlerde Atatürk’e büyük bir dikkat ve özenle bakılıyordu. Zaman zaman bilinci zayıfladığı için kendisine kaşıkla su veriliyor, su soğutulduktan sonra yavaşça içmesi sağlanıyordu. Gözlerini çok seyrek açıyor, çevresine kısa süreli bakıyor ve tekrar dalgın bir hâle giriyordu. Son günlere doğru kendisine “Su ister misiniz?” diye sorulduğunda çoğu zaman başıyla işaret ederek ya da çok kısa cevaplar vererek karşılık veriyordu. Bu durum, bilincinin zaman zaman açılıp kapandığını ve hastalığın ağır seyrini açıkça göstermekteydi.
Bu nöbet hâli yaklaşık üç gün boyunca devam etti. Sabah erken saatlerde doktorlar ve yakın çevresi büyük bir salonda bekliyor, her gelişmeyi dikkatle takip ediyordu. Bir sabah, görevlilerden biri gelerek Atatürk’ün gözlerini açtığını ve oturmak istediğini bildirdi. Bunun üzerine telaşa yol açmamak için gerekli işlemlerin doktor
19 Ağustos 1933’te Gazi Mustafa Kemal Paşa, kısa bir ziyaret için Yalova’ya gitmiş ve aynı gün İstanbul’a dönmüştür. 20 Ağustos günü, Boğaziçi’nde kısa bir gezinti yapmış ve İstanbul’un çeşitli kıyı bölgelerini denizden görme fırsatı bulmuştur. Bu tür geziler, hem dinlenme hem de çevreyi gözlemleme amacı taşımaktadır.
21 Ağustos günü, Gazi motörle Boğaziçi’nde bir deniz gezisi yapmıştır. Aynı gün İstanbul’da, geçmiş dönemin Fransız Başvekili Mösyö Herriot Dolmabahçe Sarayı’na gelerek Gazi tarafından kabul edilmiştir. Bu ziyaret, Türkiye’nin yabancı devletlerle yürüttüğü diplomatik ilişkilerin önemini göstermektedir.
30 Ağustos 1933’te, Harbiye Umumiye Reisi Müşir Fevzi Paşa
8–12 Eylül 1927 tarihleri arasında Gazi Mustafa Kemal, Dolmabahçe Sarayı’nda yoğun bir çalışma programı yürütmüştür. Bu dönemde İstanbul’da bulunan Romanyalı hukukçular kafilesi, 12 Eylül günü Tarabya’dan dönüşte Dolmabahçe Sarayı önünden geçerken vapurdan “Yaşa!” sesleriyle Gazi’yi selamlamışlardır. Cumhurbaşkanı, pencereye çıkarak Romanyalı hukukçuları selamlamış ve karşılık vermek suretiyle kendilerine iltifatta bulunmuştur. Bu olay, Gazi’nin hem ulusal hem de uluslararası misafirlere karşı gösterdiği yakın ilgiyi ve nezaketi göstermektedir Tours Sofia.
13–15 Ey
Ertuğrul vapuru, bacasından çıkan yoğun dumanlar arasında yavaş yavaş gözden kayboluyordu. Deniz üzerinde ilerlerken artık İstanbul’a çok yaklaşmıştık. Yaklaşık on milden fazla yol almıştık ve her geçen dakika heyecan artıyordu. İstanbul’a yaklaştıkça Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın neşesi de belirgin şekilde artıyordu. Gebze açıklarına geldiğimizde denizin ve kıyıların manzarası daha da belirginleşmişti.
Bu sırada Gazi Hazretleri, elinde tuttuğu küçük taneli tesbihini masanın üzerine bırakarak etrafına bakıp gülümseyerek bir soru sordu. Ses tonunda hem mutluluk hem de derin bir anlam vardı. İstanbul’un yaklaştığını hissettiği her hâlinden belliydi.
Adalar henüz tam olarak seçilemiyordu. Uzaktan bakıldığında, uzun ve koyu renkli kara parçaları gibi görünüyordu. Buna rağmen artık İstanbul sularına girdiğimiz açı
Ataerkîn, asıl adıyla Zeki Arif, 1896 yılında İstanbul’da dünyaya gelmiştir. Musikiyle iç içe bir ailede büyüyen Ataerkîn, meşhur musikişinas Hacı Ârif Bey’in oğlu olarak müzikle tanıştı. Çocukluğundan itibaren çevresinin hayranlığını toplayacak şekilde müziğe ilgi gösterdi ve bu dönemde babasından kanun dersleri de alarak temel müzik bilgisini geliştirdi.
Zeki Arif Bey, daha sonra döneminin önde gelen musiki üstadlarından Hacı Kirârûl Efendi’ye intisap ederek müzik bilgisini ilerletti. Bu sayede klasik Türk musikisinin usul ve makamlarını derinlemesine öğrenme fırsatı buldu. Okuma sanatında üstün bir yeteneğe sahip olan Ataerkîn, bu kabiliyetini bestekârlık alanında değerlendirdi ve kendi özgün eserlerini üretmeye başladı.
Ataerkîn’in bestekârlık hayat
Atâ Bey, 1839-1840 yıllarında Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde görev ve denetim çalışmalarında bulundu. Beş günde Malatya’ya giderek burada Hafız Paşa ile görüştü. Ardından Darende, Sivas, Tokat, Turhal, Amasya, Merzifon ve Ümit üzerinden yedi günde Üsküdar’a geri döndü. Yolculuk sırasında gördüklerini ve gözlemlerini günlük tarzında yazdı. Bu yazıları, tebyiz ederek (temize çekerek) Serasker Paşa’ya sundu.
1840 yılında (H. 1258) gösterdiği gayret ve hizmetlerinden ötürü mücevherli bir kıta Hamse nişanı ile ödüllendirildi. Bu, Atâ Bey’in hem devlet hizmetindeki titizliğini hem de askeri ve idari başarısını gösteren önemli bir takdirdir Private Balkan Tours.
1839’da Atâ Bey, Tayyar Paşa maiyetine memur edildi ve Nizib Muhare
Âşiyan Mecmuası’na adını veren kişi Tevfik Fikrettir. Mecmuanın ismi, doğrudan onun Âşiyan’daki hayatı ve sanat anlayışıyla ilişkilidir. Tevfik Fikret, dergide yayımlanacak şiirleri için kendisine teklif edilen telif ücretini kesin bir dille reddetmiştir. Sanatını maddi bir karşılıkla ölçmeyi doğru bulmamış, yazılarını tamamen gönüllü olarak vermeyi tercih etmiştir. Bu tutum, onun edebiyata ve sanat ahlakına verdiği değerin açık bir göstergesidir.
Âşiyan Mecmuası’nda en yüksek telif ücreti ise Abdülhak Hâmid Tarhan’a ödenmiştir. Kendisine her şiiri için beş altın telif hakkı teklif edilmiş ve bu ücretin kabul edilmesi özellikle rica edilmiştir. Bu durum, Abdülhak Hâmid’in dönemin edebiyat dünyasındaki saygın yerini ve mecmuanın nitelikli yazarlara verdiği önemi göstermektedir Walking Tours E
Tebriz şehrinde bulunan camilerin her biri, benzersiz bir sanat ve zarafet örneğidir. İçlerinde asılı duran avizeler ve onları taşıyan ustalıkla yapılmış askılar, insanın hayranlığını uyandıracak kadar güzeldir. Bu camilere dikkatle bakan bir kimse, sanki ışıkla dolu bir Çin veya Maçin (Uzak Doğu) sanat galerisine girmiş gibi hisseder. Her biri öylesine süslü, öylesine zariftir ki, kelimelerle tarif etmek neredeyse mümkün değildir.
Ne var ki, bu görkemli camilerden bazıları fakir kalmış gibidir. Cemaatten uzak düşmüş, sessiz ve sükûnet içinde kalmışlardır. Anadolu veya Arabistan’daki camilerde olduğu gibi, burada cemaatle namaz kılma geleneği pek güçlü değildir. Ezan okununca insanlar camiye gelir, beş vakit namazlarını kılarlar ama hemen çıkıp giderler. Bu yüzden camiler, genellikle cemaatsiz bir hâl almıştır