Atatürk Bulvarı İstanbul’un Büyük Yolu
Atatürk Bulvarı, İstanbul’un en geniş ve önemli yollarından biridir. Cumhuriyet döneminde, Dr. Lütfi Kırdar’ın İstanbul Valiliği ve Belediye Başkanlığı sırasında […]
Atatürk Bulvarı, İstanbul’un en geniş ve önemli yollarından biridir. Cumhuriyet döneminde, Dr. Lütfi Kırdar’ın İstanbul Valiliği ve Belediye Başkanlığı sırasında […]
Sanki ölüm Atatürk’e kıyamıyor, sanki ondan çekiniyordu. Hastalığının ilerleyişi sırasında kalbi ve böbrekleri uzun süre doğal işlevlerini korudu. Bu durum, onun güçlü bünyesini ve direncini gösteriyordu. Doktorlar da bu dayanıklılığın sebebini çoğu zaman bu organların sağlıklı kalmasına bağlıyordu. Hatta bir gün kendisi, “Beni kalbim kurtarıyor,” diyerek bu durumu açıkça ifade etmişti. Bu söz, hem hastalığın ciddiyetini bildiğini hem de metanetini koruduğunu gösteriyordu.
Bir süre sonra karnında toplanan sıvı oldukça arttı ve ağır bir hal aldı. Bu nedenle üçüncü kez ponksiyon yapılması zorunlu oldu. Doktorlar hemen çağrıldı. Kendisi, oldukça sabırlı ve vakur bir şekilde suyun vakit kaybetmeden alınmasını istedi. Zaman zaman müdahalenin gecikmesine kızdığı da oluyordu. Bu durum, hem acısını bastırmaya çalıştığı
4 Teşrinievvel 1933’te Gazi Mustafa Kemal Paşa, Yalova’dan İstanbul’a dönmüştür. Aynı gün, misafirleri olan Yugoslavya Kralı Aleksandr ve kraliçesiyle bir araya gelmiştir. Bu görüşme, iki devlet arasında dostane ilişkilerin güçlendirilmesi ve sulhün takviyesi amacıyla gerçekleştirilmiş önemli bir mülâkat olmuştur.
Kral ve kraliçeyi getiren Yugoslavya Dobrovnik Harbiye Gemisi, Boğaz’da Zafer ve Tınaztepe fenerlerinin önünden geçerek İstanbul’a ulaşmıştır. Saat 18.00 civarında Boğaz’a giren Dobrovnik, sakin bir seyirle Boğaz’ı geçerek Dolmabahçe Sarayı önünde demirlemiştir. Gazi, geminin rıhtıma yanaştığı sırada Başvekil İsmet Paşa refakatinde Kral Aleksandr’ı karşılamış ve rıhtıma çıkarmıştır. İki dost devlet reisi, birbirlerine gösterilen samimi ilgiyle bir araya gelmiş ve saray bahçesine geçmiştir
6 Haziran 1928 akşamı Gazi Mustafa Kemal, motorla Boğaziçi’nde kısa bir tenezzüh (dinlenme gezisi) yapmıştır. 8 Haziran’da ise Söğütlü yatı ile Boğaz’da bir başka deniz gezisine çıkmış ve bu sırada Balıkesir’den gelen bir heyeti kabul ederek, kendilerini Balıkesir’e davet ettiklerini iletmişlerdir.
9 Haziran akşamı saat 20.00’de, altı otomobilden oluşan bir kafile ile şehir içinde bir gezi yapılmıştır. Dolmabahçe Sarayı’ndan başlayan bu gezi, Kabataş, Tophane, Karaköy, Galata Köprüsü, Eminönü, Sirkeci, Babıali Yokuşu ve Aksaray üzerinden Fatih’e kadar uzanmıştır. Buradan Bayezid yolunu takip ederek Sultanahmet’e geçen Gazi, Babı Hümayun ve Topkapı Sarayı’na uğramıştır. Topkapı Sarayı’nda kısa bir istirahat sonrası parkın önünden Sirkeci yolu ile Beyoğlu’na geçilmiş, Şişli üzerinden Do
Ertuğrul vapurunda yapılan karşılamada, İstanbul’un önde gelen kurum ve kuruluşlarını temsilen birçok kişi hazır bulunuyordu. Darülfünun fakülteleri adına Doktor Ömer, Cemiyet-i Umumiye-i Belediye adına Şehremini Nureddin Atıf Bey, Matbuat Cemiyeti adına Hakkı Tarık Bey, Muallimler Birliği adına Salih Zeki Bey, yüksek okullar adına temsilciler ve Halk Fırkası İstanbul teşkilatı adına Pendiklizade Bey katılmışlardı. Üsküdar adına Süreyya Paşa ve kadınlar cemiyetini temsilen Makiye Hanım da vapurda yerini almıştı.
Gazi Mustafa Kemal Paşa, bu değerli misafirlerin her birini güvertede ayakta kabul etti. Herkese ayrı ayrı iltifat ederek samimi bir şekilde sohbet etti. Bu davranışı, orada bulunanlar üzerinde derin bir etki bıraktı ve büyük bir memnuniyet yarattı.
Vapurları dolduran kalabalığın Gazi’ye karşı duyduğu sevgi ve bağlılığ
Bedros Atamyan, kendi kendini yetiştiren, yani otodidakt bir aktördü. Sanat hayatının en yoğun on yılı 1869-1879 arasında geçti. Bu dönemde henüz şöhretinin ilk basamaklarındayken, mütevazı şartlar altında Akdeniz ve Avrupa seyahatleri yapma fırsatı buldu. Bu geziler sırasında farklı tiyatro kültürlerini gözlemledi ve sahne deneyimini geliştirdi.
Yazar Ado Talassö, Atamyan’ın yeteneğini çağdaş Fransız komedi yıldızları ve özellikle Mounet Sully ile eşdeğer kabul eder. Atamyan’ın sahneye yaklaşımı, sıradan bir oyuncudan çok farklıydı. Talassö şöyle anlatır:
“Rolünü oynamadan önce Atamyan, eserdeki olayların geçtiği yerlere gider, oraları gözlemler. Hayalinde o vakaların cereyan ettiği zamana götürür kendini ve o olayların içinde yaşar. Bu hayat ve duyguyla döndükten sonra sahnede rolünü oynardı. Örneğin Venedik ve Kıbrıs’ta Otello, Verona’da Romeo, Elsenor’da Hamlet gibi kara
Atâ Bey’in babası, padişaha saygı ve tevazu ile hitap etmiş, Sultan Mahmud da bu nezaket karşısında memnuniyetini dile getirmiştir. Rivayete göre, babası kaldırımda durarak padişaha:
“Rabbim, size uzun ömür ve esenlik ihsan etsin. Hizmetkârlarınızın başarılarını artırıp sizi onurlandırsın”
şeklinde dua ve minnettarlığını ifade etmiştir. Sultan Mahmud, babasının bu halini görüp:
“İmam Abdülkerim Efendi, çocuklarınızın saraya alınmasını önerdi; onları Enderun’a kabul edelim”
demiştir. Babası ise:
“Rabbim, size sonsuz ömür ve sağlık versin, çocuklarınız emin ellerde olacaktır”
diye cevap vermiştir. Bu karşılaşma, Atâ Bey’in ve kardeşinin Enderun’a girişine vesile olmuştur. O gün Atâ Bey, doksan dört yaşında olmasına rağmen gençler gibi heyecanlı ve mutluydu; bu iltifat ve şeref, onu büyük bir sevinç ve ha
Aşkî Efendi, asıl adıyla Tabib Mehmed, III. Selim devrinde yaşamış ve özellikle lâle yetiştiriciliği ile ün kazanmış önemli bir şahsiyettir. Osmanlı kültür tarihinde çiçekçiliğin zirveye ulaştığı dönemlerden biri olan bu devirde, Aşkî Efendi hem uygulayıcı hem de yazar kimliğiyle dikkat çekmiştir. Onu asıl önemli kılan eser ise “Takvîm-i Lâle” adlı çalışmasıdır.
Takvîm-i Lâle, Hicrî 1216 (Milâdî 1801) yılında kaleme alınmıştır. Bu eser, Osmanlı’da lâleye verilen değerin ve çiçekçiliğin ne kadar ileri bir düzeye ulaştığının açık bir göstergesidir. Eser, yalnızca estetik bir çiçek sevgisinin ürünü değil, aynı zamanda bilimsel ve sistemli bir botanik çalışması niteliği taşır.
Dönemin şairlerinden Rıza, bu eser için bir takriz (övgü yazısı) kaleme almış ve Takvîm-i Lâle’nin değer
Tebriz şehrinde bulunan camilerin her biri, benzersiz bir sanat ve zarafet örneğidir. İçlerinde asılı duran avizeler ve onları taşıyan ustalıkla yapılmış askılar, insanın hayranlığını uyandıracak kadar güzeldir. Bu camilere dikkatle bakan bir kimse, sanki ışıkla dolu bir Çin veya Maçin (Uzak Doğu) sanat galerisine girmiş gibi hisseder. Her biri öylesine süslü, öylesine zariftir ki, kelimelerle tarif etmek neredeyse mümkün değildir.
Ne var ki, bu görkemli camilerden bazıları fakir kalmış gibidir. Cemaatten uzak düşmüş, sessiz ve sükûnet içinde kalmışlardır. Anadolu veya Arabistan’daki camilerde olduğu gibi, burada cemaatle namaz kılma geleneği pek güçlü değildir. Ezan okununca insanlar camiye gelir, beş vakit namazlarını kılarlar ama hemen çıkıp giderler. Bu yüzden camiler, genellikle cemaatsiz bir hâl almıştır